FED FAİZ KARARI ve TÜRKİYE’YE YANSIMALARI

ABD’nin Merkez Bankası Sistemi - Federal Reserve ya da FED-‘in aylık  toplantıları ekonomiyi yönlendiren piyasalar için kurulu saat işlevi görmektedir. Bütün piyasalar FED Başkanı’nın açıklamalarına kilitlenmekte, her kullandığı sözcük ayrıntılı incelenerek “bugün için ne söylendi ve gelecek için nasıl bir öngörü ortaya koydu” analizlerine kilitlenmekteyiz. Bunun nedeni çok basittir: Dünya döviz piyasalarında işlem gören paraların işlem hacmi dağılımına baktığımızda % 200 üzerinden (alım-satım nedeniyle) % 89 ABD doları, %32 Euro, %17 Japon Yen’i, %13 de İngiliz Pound işlem hacmine sahiptir. Çin Yuan (Renminbi) sinin işlem hacmi son yıllarda artsa da ancak %4,5 düzeyindedir. Türk lirasının işlem hacmi ise %1,1 değerindedir. Dünya ticaretinin yaklaşık üçte birinden fazlası dolar üzerinden yapılmaktadır.

FED’in açıklamış olduğu faiz kararı ve yapmış olduğu ekonominin geneline yönelik açıklamalar tüm dünyayı etkilediği gibi Türkiye’deki piyasaları da oldukça fazla etkilemektedir.  FED’in beklentiler bağlamında politika faizini değiştirmeyerek yüzde 0-0,25 aralığında sabit tutması ve enflasyon beklentisini 1 puan artırarak %3.4’e çıkarırken, enflasyondaki yukarı yönlü baskıların "geçici" olduğu ifadesi, açıklamadan önce 8.50 civarında işlem gören TL/ Dolar kuru hızlıca 8.62 düzeyine çıkarak 12 kuruş arttı. Bu artışta temel belirleyici unsur ABD’de faiz artışı beklentilerinin daha da güçlenmesidir. Federal Açık Piyasa Komitesi (FOMC) 18 üyesinin, ortanca (medyan) üyesinin 2023 yılı sonuna kadar 2 faiz artırımı öngörmesi önemlidir. Çünkü, Mart ayında ortanca üye, hiçbir faiz artışı beklememekteydi. 2021'de reel GSYİH büyümesi beklentilerini %7,0 olarak yukarı yönlü revize etmesi de ABD’de gelecekteki faiz artırımının güçlü olduğunun sinyalleri verilmiş oldu. Böylesi bir ortamda gelişmekte olan ülkelerden ABD’ne ve varlıklarına para akışı kaçınılmaz hale gelir. Bu da bizim gibi gelişmekte olan ülkelere uluslararası sermaye akışı yerine çıkışını gündeme getirir. Bu da o ülkelerde bir yandan ulusal paralarının değer yitirmesine yol açarken, diğer yandan da dış finansmanla dayalı büyüdüklerinden ani duruşa (Sudden Stop) neden olur. Böylesi bir durumun oluşmaması için faiz etkili bir araç olarak kısa vadede kullanılabilir. Bu bağlamda gelişmekte olan ülkelerdeki Merkez Bankaları, FED’in bugünkü ve gelecekteki yaklaşımlarını ve uygulayacağı politikalardan bağımsız hatta aksine karar alması neredeyse olanaksızdır. Alındığında ise o ülkenin piyasalarının alt üst olması kaçınılmazdır.

FED’in bu açıklamalarından sonra Türkiye’de Merkez Bankası’nın faizi düşürmesi tam bir çılgın olurdu. Faizi sabit tutması en azından bugün için döviz piyasalarının yukarı doğru aşırı oynaklığını bir süre erteleme olarak görülebilir. Yakın gelecekte ABD’nin faiz artırımı beklentilerinin yükseldiği bir ortamda bir inat uğruna 2021 yılında faiz indirimine girişirseniz, bunun sonu kaçınılmaz bir felakettir. Tüm dünyada enflasyonun yükselme eğilimine girdiği bir ortamda Türkiye’de enflasyonun düşeceği öngörüsünde bulunmak kanımca olanaksızdır. İthalat bağımlısı ülkemizde dış dünyada fiyatların artması kaçınılmaz biçimde iç fiyatları artırma eğilimini ortaya çıkaracaktır. Mayıs 2021’de Yıllık TÜFE %16,59 iken, Yİ-ÜFE %38,33 ve Nisan 2021 YD-ÜFE 35,31 olması Türkiye’de TÜFE’nin kaçınılmaz biçimde artacağı sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Diğer yandan ekonomik büyümenin %7 gibi yüksek bir büyüme hızını sürdürme olasılığının cari açığı artıracağı da ortadadır. Bu da gereksinim duyulan döviz miktarını artıracaktır. İstenilen dış finansman kaynak akışı sağlanmadıkça, dövize olan talebin artması dövizin fiyatını ve oynaklığını artıracaktır.

Enflasyondaki artış eğilimi devam eder ve beklentilerin üzerinde artış gerçekleşirse, kaçınılmaz olarak Merkez Bankası faizi artırmak zorundadır. Bu nedenle Merkez Bankası 2021 yılı içinde herhangi bir faiz indiriminin olacağı beklentisini piyasalara pompaladığı sürece Türkiye’de döviz fiyatını düşürme değil, kaçınılmaz artırmasını sağlar. İktisat teorisinin dışında atılacak bir farklı adım Türkiye’nin bütün dengelerinin alt üst olmasını ortaya çıkarır; bu da Türkiye’nin daha da yoksullaşmasını ve alt gelir gruplarının eşitsizliğini artıran bir durumu ortaya çıkarır.